Kapitalizmin krizden beslenen doğası, tarih boyunca savaşları ve militarizasyonu bir kurtuluş yolu olarak sundu. 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, Avrupa’nın giderek daha saldırgan bir tutumla askeri harcamalarını artırması, aslında emperyalizmin yeni bir biçimini gözler önüne seriyor. Almanya’da Neues Deutschland’ın belirttiği gibi, Avrupa’nın askeri programı yalnızca savunma amaçlı değil, aksine saldırıyı da hedefliyor. Peki, bu militarist yönelim kimlerin lehine, kimlerin aleyhine?
ABD ve Avrupa: Bağımsızlık mı, İkinci Sınıf Emperyalistlik mi?
ABD’nin küresel hegemonyası sarsıldıkça, Avrupa ülkeleri kendi askeri kapasitelerini artırmaya yönelik adımlar atıyor. Ancak bu bağımsız bir dünya gücü olmak için mi, yoksa ABD’nin küresel düzenine hizmet eden “hizmetkâr liderlik” misyonunu sürdürmek için mi? NATO ve ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, kıtanın bağımsız bir askeri strateji geliştirmesi yerine ABD’nin küresel çatışmalarındaki taşeronluğunu üstlenmesi daha olası görünüyor.
Donald Trump’ın ve diğer emperyalist aktörlerin baskısıyla Avrupa ülkeleri, ABD’nin askeri stratejilerine daha fazla mali destek sunmaya başladı. Almanya, Fransa ve diğer AB ülkeleri, Rusya’nın tehdidini bahane ederek askeri harcamalarını artırıyor. Ancak gerçeklik, bunun yalnızca savunma amaçlı olmadığını gösteriyor. Avrupa, dünya sahnesinde emperyalist çıkarlarını genişletmek için ABD ile iş birliği içinde hareket ediyor.
Fransa ve Silah Lobisi: Emeklilik mi, Silah mı?
Fransa’da Emmanuel Macron yönetimi, halkın sosyal haklarını hiçe sayarak emeklilik yaşını yükseltirken, silah sanayisine rekor düzeyde yatırım yapıyor. François Bayrou ve sağcı siyasetçiler, “savunma” adı altında halkın cebinden aldığı paraları Dassault gibi silah üreticilerine aktarıyor. Macron hükümeti, Ukrayna’daki savaşı bahane ederek işçi sınıfının kazanımlarını budarken, sermaye sınıfının çıkarlarını koruyan politikaları devreye sokuyor.
Fransa’da, 2023 seçimlerinde halkın büyük çoğunluğu sol ittifakı desteklemesine rağmen, Macron demokratik iradeyi hiçe sayarak Bayrou’yu başbakan olarak atadı. Demokrasi ve halk iradesi, sermayenin ve silah endüstrisinin çıkarları söz konusu olduğunda bir kenara atılıyor.

Militarizmin Gerçek Bedeli: Yoksulluk ve Baskı
Savaş ekonomisi yalnızca savaş meydanlarında şekillenmez; aynı zamanda toplumsal düzenin de militarize edilmesini beraberinde getirir. Artan askeri harcamalar, halkın sırtına yeni vergi yükleri bindirirken, sosyal hizmetlerin kısıtlanmasına neden oluyor. Avrupa hükümetleri, emekçilerin ve yoksulların sırtına daha fazla mali yük bindirirken, büyük şirketler savaş ekonomisinden milyarlar kazanmaya devam ediyor.
Öte yandan, militarizmin iç politikadaki yansıması baskı rejimlerinin güçlenmesi oluyor. Sendikal hareketler, sosyalist örgütlenmeler ve savaş karşıtı eylemler giderek daha fazla kriminalize ediliyor. Devletler, savaş çığırtkanlığını meşrulaştırmak için propaganda araçlarını kullanıyor ve savaş karşıtı söylemleri marjinalleştirmeye çalışıyor.
Çözüm Anti-Emperyalist Mücadele ve Sınıf Dayanışmasında
Bugün Avrupa’daki savaş çığırtkanlığına karşı mücadele, sadece barış için değil, aynı zamanda işçi sınıfının hakları için de hayati önem taşıyor. Emekçilerin ve yoksulların çıkarlarını korumak, militarizme ve emperyalizme karşı örgütlü bir direniş gerektiriyor. Silahlanma ve askeri harcamalar, yalnızca sermaye sınıfının çıkarlarına hizmet ederken, işçi sınıfı bu savaşın bedelini ödüyor.
Gerçek barış ve bağımsızlık, emperyalist politikaların reddedilmesi ve halkların kendi kaderini tayin hakkının savunulmasıyla mümkündür. Avrupa’daki sol ve devrimci hareketler, yalnızca hükümetlerin savaş politikalarına değil, bu politikaların arkasındaki kapitalist sisteme de karşı çıkmalıdır. İşçi sınıfının çıkarlarını savunmak için, sosyal adalet ve anti-emperyalist mücadele birlikte yürütülmelidir.