Bayram bitti ama eksikliği kaldı. Masalar kuruldu, çaylar içildi, çocuklar şekerlerini topladı. Ama o masalarda hâlâ birileri eksik. Birileri, paslı parmaklıkların ardında, sadece bir duvar ötesinde devam eden hayata uzaktan bakmaya devam ediyor. Günlerdir dışarıda kalmış hayatlarına, yarım kalmış cümlelerine, gökyüzüne hasret.
Ve ne yazık ki bu, sadece bir kişinin, sadece birkaç kişinin hikâyesi değil.
İstanbul Saraçhane’de başlayan protestolar, bir özgürlük çığlığıydı. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrası halk, anayasal hakkını kullanarak sokağa çıktı. Ama tüm baskıcı rejimlerde olduğu gibi, Saraçhane’de de yükselen itirazlara tahammül edilmedi.
Önce coplar indi, sonra kelepçeler takıldı. Gözaltılar başladı.
Sonra tutuklamalar geldi.
Bugün 1.900’den fazla kişi gözaltına alındı, 300’ü aşkın kişi tutuklandı. Onlardan biri de arkadaşımız, yoldaşımız Kürşat Kızıltuğ.
Eksik Parça Yayınevi’nin editörü, çevirmeni, kalemi özgür ama bedeni tutsak bir insan. Anarşist düşüncenin izini süren, otoritenin gölgesine dahi tahammülü olmayan bir adam. Bugün Silivri’de, dört duvar arasında. Yalnızca bir protesto eylemine katıldığı için. Yalnızca hakkını kullandığı için. Yalnızca özgürlüğü, eşitliği ve adaleti savunduğu için.
Tutuklamalar bize ne anlatıyor?
Korku. Devletin, kendi gölgesinden bile korkmasının yansımasıdır bu.
Kalemlerden korkuyorlar.
Barışçıl protestolardan korkuyorlar.
Düşüncelerden, meydanlarda yükselen seslerden, bir araya gelmekten, sokaklarda yan yana durmaktan korkuyorlar.
Çünkü biliyorlar: İnsanlar bir araya geldiğinde, zincirleri birbirine bağlandığında, gerçek bir direniş başlar. Ve işte bundan ödleri kopuyor.
Kızıltuğ, yıllardır yalnızca yazılarıyla değil, durduğu yerle de mücadele eden biriydi. Onunla 2009’da IMF’nin Türkiye’de toplanmasına karşı yürütülen kampanya sürecinde tanıştık. O zamanlar da sadece entelektüel bir figür değil, aynı zamanda kararlılıkla sahada olan bir aktivistti. Post-anarşist teori üzerine çeviriler yaptı, otorite karşıtı düşünceyi besleyen çalışmalara imza attı. Laikliğin, otoriterleşmeye karşı bir mevzi olarak korunması gerektiğini savundu. “Devlet karşıtı anarşistler seküler bir cumhuriyetten daha azına razı olamaz” diyordu. Çünkü biliyordu ki, bugün laikliği yitirirsek, yarın en temel haklarımızı da kaybedeceğiz.
Özgürlük, kimsenin tek başına taşıyabileceği bir yük değildir. Birlikte savunulmazsa, bir sabah uyandığımızda elimizden kayıp gitmiş olur. Bu yüzden bu tutuklamalar sadece Kürşat Kızıltuğ’un ya da Saraçhane’de gözaltına alınanların meselesi değil. Bu mesele, hepimizin meselesi.
Bugün susarsak, yarın bizim ismimizi de listelere eklerler. Bugün sessiz kalırsak, yarın kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmaz.
Bayram geride kaldı. Ama eksiklik hissi içimizde hâlâ taze.
Dostlarımız, kardeşlerimiz, yoldaşlarımız yanımızda değil. Ama umudumuz diri. Çünkü biliyoruz ki, hakikat her zaman bir yol bulur. Özgürlüğü çelik kapılar ardına hapsetmek mümkün değildir. Sürdürülen özgürlük ve adalet mücadelesi bir şekilde duvarların arasından bile yolunu bulur.
Bu yüzden soruyorum:
Eğer adaletsizliğe karşı yükselen itiraz seslerini yükseltmezsek, eğer şimdi yan yana durmazsak, yarın çok geç olacak. O yüzden zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var?
Bugün, Kürşat için, Silivri’deki herkes için, özgürlüğümüz için sesimizi yükseltme zamanı.
Bugün, korkuya boyun eğmeden, birlikte yürüme zamanı.
Çünkü özgürlük, ancak direnenlerin elinde hayat bulur.