Milliyetçilik, toplumu otoriter bir yapı içinde homojenleştirmeye, bireyleri ulusun mutlak çıkarlarına tabi kılmaya ve dışlayıcı bir kimlik siyaseti yaratmaya dayanır. Bu tür bir milliyetçilik, genellikle etnik veya kültürel saflık iddiası üzerinden şekillenir ve muhalif sesleri bastırarak toplumu kontrol altında tutar. Böylesi bir milliyetçilik, tarih boyunca ırkçılığı, militarizmi ve otoriter devlet yapısını meşrulaştırmak için kullanılmış, farklı sınıfsal ve etnik gruplar arasındaki çatışmaları derinleştirmiştir. Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası ve günümüzde otoriter yönetimler altında yükselen aşırı sağ milliyetçilik hareketleri, bu eğilimin en belirgin örnekleridir.
Milliyetçilik, politik spektrumun farklı noktalarındaki gruplar tarafından değişen anlamlarla kullanılan, etkili ve çoğu zaman yanıltıcı bir kavramdır. Solcu ya da “devrimci” ulusçular, milliyetçiliklerini ezilenlerin mücadelesi olarak tanımlarken, bunun faşizmle hiçbir ortak noktasının olmadığını iddia ederler. Ancak, milliyetçiliğin tarihsel ve ideolojik kökenleri düşünüldüğünde, bu iddianın ne kadar gerçekçi olduğu sorgulanmalıdır.
Sağ ve sol milliyetçilik
Faşizan milliyetçilik, ulusun mutlak çıkarlarını her şeyin üstünde tutarak otoriter yapıları beslerken, sol milliyetçilik de benzer şekilde ulusal kimliği kutsallaştırarak farklı toplumsal kesimleri aynı çatı altında toplamayı amaçlar. Ancak bu durum, sınıfsal çelişkileri gölgede bırakır ve ekonomik sömürü ilişkilerinin üzerini örter. Sol milliyetçilik, sömürgecilik karşıtı mücadeleler veya ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında ilerici bir rol oynayabilse de, bağımsızlık sonrası süreçlerde çoğu zaman kapitalist üretim ilişkileriyle bütünleşmiş ve yeni bir egemen sınıfın iktidarını pekiştirmiştir.
Bu bağlamda, sol milliyetçilik gerçekten anti-emperyalist bir çözüm sunabilir mi? Yoksa kapitalizmin farklı tarihsel aşamalarında yeniden üretilen bir ideoloji olarak mı değerlendirilmelidir? Ulusal bağımsızlığı savunurken aynı zamanda sınıfsal ve ekonomik sömürüye karşı nasıl bir mücadele verilebilir? Tüm bu sorular, milliyetçilik ve onun kapitalist sistemle olan ilişkisini anlamak açısından kritik öneme sahiptir.
Emperyalizm kapitalizmin son aşaması mı?
Sol milliyetçiliğin dayandığı temel iddia, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması olduğudur. Bu görüş, Leninist geleneğin belirlediği şekilde, emperyalizmi kapitalizmin küresel yayılımının bir sonucu olarak tanımlar. Buna göre, emperyalizmin panzehri ulusal kurtuluş mücadeleleridir ve bağımsız ulus-devletlerin oluşması, kapitalist düzenin çözülmesine yol açacaktır. Ancak bu görüş, tarihi sürecin kendisiyle çelişir. Eğer emperyalizm kapitalizmin son aşamasıysa, kapitalizm öncesinde dünya nasıl şekillenmişti?
Gerçekte, emperyalizm kapitalizmin başlangıç aşamalarında, hatta öncesinde bile belirleyici bir faktördü. Büyük güçler, feodal düzenin çözülmeye başlamasından itibaren sömürgeci genişleme politikalarıyla kendilerini inşa ettiler. 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’nın büyük imparatorlukları, yeni ticaret yolları keşfederek ve yerli halkları sömürgeleştirerek küresel bir ekonomik sistemin temellerini attılar. Bu süreç, yalnızca siyasi genişlemeyle sınırlı kalmadı; aynı zamanda, modern kapitalizmin doğuşunu mümkün kılan sermaye birikiminin en kritik aşamalarından biri oldu. Amerika, Afrika ve Asya’da uygulanan yağma, köleleştirme ve zorla çalıştırma pratikleri, sanayileşme öncesi kapitalizmin temel yapı taşlarını oluşturdu. Dolayısıyla, emperyalizm kapitalizmin zirve noktası değil, onun tarihsel olarak öncülü ve kurucu unsuruydu.
Ulus-devletlerin yükselişi
Daha radikal bir bakış açısıyla, milliyetçiliğin kendisi kapitalizmin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Feodal düzenin yıkılmasıyla birlikte, üretim ilişkileri değişmiş ve sanayi devrimiyle birlikte ulusal pazarlar yaratılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda sanayi kapitalizminin gelişmesiyle birlikte, merkezi otoriteler ekonomik ve siyasi yapıyı yeniden şekillendirme gereği duymuş, bu da modern ulus-devletlerin doğuşunu hızlandırmıştır.
Ulus-devletlerin yükselişi, bu ekonomik dönüşümle doğrudan bağlantılıdır. Sanayileşen ülkeler, ortak bir pazar yaratmak ve işgücünü tek bir çatı altında toplamak amacıyla güçlü merkezi yönetimler kurmuş, aynı zamanda eğitim ve iletişim ağları aracılığıyla ulusal kimliği pekiştirmiştir. Ulusal dillerin standartlaştırılması, yurttaş bilincinin yaratılması ve ulusal tarihin inşa edilmesi gibi süreçler, kapitalizmin işleyişini kolaylaştıran ve genişleten faktörler olmuştur.
Milliyetçilik, burjuvazinin ekonomik hakimiyetini koruma ve genişletme aracı olarak işlev gördü. 19. ve 20. yüzyıllardaki ulusal birlik mücadeleleri, kapitalist gelişimin bir aşaması olarak karşımıza çıktı. Örneğin, Almanya ve İtalya’nın ulusal birliğini sağlaması, yalnızca siyasi bir olay değil, aynı zamanda kapitalist büyümenin gerekliliklerinden biriydi. Benzer şekilde, sömürgecilikten kurtulan birçok ülke, ulusal bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi kapitalist üretim ilişkilerini terk etmekte zorlandı. Kendi iç pazarlarını güçlendirmeye çalışan yeni devletler, genellikle sanayileşme ve ekonomik büyüme adına küresel kapitalist sistemin içine çekildiler. Bu nedenle, milliyetçiliği anti-kapitalist bir hareket olarak görmek yerine, onu kapitalizmin farklı tarihsel aşamalarında yeniden üretilen bir ideoloji olarak ele almak daha doğru olabilir.
O halde, sol milliyetçilik nasıl bir pozisyon almalıdır? Eğer milliyetçiliğin kendisi kapitalizmin bir sonucu ve sürdürme mekanizmasıysa, onu devrimci bir araç olarak görmek ne kadar doğru? Tarih boyunca pek çok ulusal kurtuluş hareketi, bağımsızlık kazandıktan sonra kapitalist üretim ilişkilerini sürdürmek zorunda kaldı. Bu hareketler, başlangıçta emperyalizme karşı bir mücadele olarak ortaya çıkarken, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra genellikle mevcut küresel ekonomik düzenin bir parçası haline geldiler.
Kapitalist sistemin yeniden üretilmesi
Bağımsızlık sonrası süreçlerde birçok ülke, sanayileşme, ulusal kalkınma ve ekonomik büyüme hedefleri doğrultusunda kapitalist piyasa ekonomisini benimsemek zorunda kaldı. Küresel sermaye akışları, borç ilişkileri ve uluslararası ticaret sistemleri, bu yeni ulus-devletlerin politikalarını büyük ölçüde şekillendirdi. Özgürleşme retoriğiyle yürütülen mücadeleler, çoğu zaman eski sömürü düzeninin yalnızca yeni yerel elitler tarafından devralınmasına yol açtı. Yeni egemen sınıflar, ulusal çıkarlar adına kendi halklarını kontrol etmeye ve sınıfsal eşitsizlikleri yeniden üretmeye devam etti.
Dahası, ulusal kurtuluş mücadelesi veren hareketler, genellikle halkı birleştirmek için güçlü bir milliyetçi söylem geliştirdi. Ancak, bu söylem, bağımsızlık sonrası dönemde çoğu kez toplumsal sınıflar arasındaki çelişkileri gizleyen ve ulusal dayanışma adı altında ekonomik eşitsizlikleri meşrulaştıran bir araç haline geldi. Sonuç olarak, milliyetçilik, başlangıçta emperyalist tahakküme karşı bir tepki olarak ortaya çıksa da, zamanla kapitalist sistemin yeniden üretildiği bir çerçeveye dönüştü.
Bu bağlamda, sol milliyetçilik için temel soru, yalnızca ulusal bağımsızlığı savunmak değil, aynı zamanda kapitalist sömürü düzeninin devam etmesini engelleyecek alternatif yapıları nasıl kurabileceğidir. Eğer gerçek bir özgürleşme hedefleniyorsa, bu sadece ulusal düzeyde değil, aynı zamanda küresel ve sınıfsal bir perspektifle ele alınmalıdır.
Milliyetçilik sınıf çelişkilerini gizler
Alternatif olarak, kapitalizm ve emperyalizmin eleştirisini yaparken, milliyetçiliği bir çözüm olarak görmek yerine, onun kapitalizmin derinleştirdiği bölünmeleri nasıl meşrulaştırdığını anlamak gerekebilir. Milliyetçilik, yalnızca ulusal kimlikleri pekiştiren bir ideoloji değil, aynı zamanda küresel kapitalist sistemin istikrarını sağlayan ve sınıf çelişkilerini gizleyen bir mekanizma olarak da işlev görmektedir.
Gerçek özgürleşme, yalnızca ulusal sınırların ortadan kaldırılmasıyla değil, aynı zamanda halklar arasındaki dayanışmanın ekonomik ve politik temellerinin güçlendirilmesiyle mümkün olabilir. Tarihsel olarak, enternasyonal dayanışma içinde hareket eden işçi sınıfı hareketleri ve sosyalist mücadeleler, milliyetçiliğin ötesinde ortak bir özgürleşme perspektifi sunmuştur. Bu bağlamda, devrimci hareketler, milliyetçi bir perspektif yerine enternasyonal bir çerçevede, kapitalizmin ve emperyalizmin temellerini sarsacak yeni stratejiler geliştirmelidir.
Bu yeni stratejiler, ekonomik bağımsızlık, adil kaynak dağılımı, kolektif mülkiyet yapılarının güçlendirilmesi ve halkların kendi kaderini tayin hakkının sınıfsal perspektifle ele alınması gibi unsurları içermelidir. Aksi takdirde, milliyetçi mücadelelerin çoğu, kapitalist sistemin içindeki rekabet dinamiklerine hapsolacak ve uzun vadede egemen güçlerin lehine işleyecektir.
Kapitalizmin krizine tepki
Bugün dünya genelinde yükselen milliyetçilik dalgaları, ister sağdan ister soldan gelsin, kapitalizmin krizine bir tepki olarak okunmalıdır. Küresel ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi, finansal krizler, göç dalgaları ve neoliberal politikaların yarattığı sosyal adaletsizlikler, milliyetçi eğilimlerin yükselmesine zemin hazırlamaktadır. Ancak bu tepkinin çözümü, milliyetçilik içinde değil, onun ötesinde aranmalıdır. Milliyetçilik, toplumsal sorunlara sahte çözümler sunarak sınıfsal sömürüyü görünmez kılarken, gerçek dönüşüm ancak uluslararası dayanışma ve kolektif mücadele ile mümkün olabilir. Gerçek bir alternatif, ulusal sınırları aşan, sınıfsal ve ekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya odaklanan, demokratik ve katılımcı bir mücadelede yatmaktadır.